MÜZİK

24 Ekim 2011 Pazartesi

şizofren


      1980 li yıllarda güçlenerek varlığını netleştiren, kendindeki bu tuhaflığı sadece  o  fark etmemişti aslında... En başta annesi daha sonra yakın arkadaşları da bu durumu onunla birlikte hissetmeye ve sorgulamaya başlamıştı. Belki de her zaman kafasını karıştıran bazı soruları vardı insanlara dair. Garip ve karmaşık bulduğu, herkes için sıradan gibi görünen durumlara alışmış, üstüne pek gitmemeye karar vermişti bu yüzden. Bir oyunun içinde olduğunu sanıyordu,  herkes gibi düşünmek, gördüklerini görmemek, duyduklarını kimseye söylememek, toplumda varlığını sürdürebilmesi ve normal kabul edilmesi için uyması gereken tek kuraldı.
      Bunu gerçek anlamda fark etmesi lisede girdiği bir matematik sınavı esnasında başladı. Daha önceleri etrafından, hemen arkasından, ya da biraz ötesinden geçip giden insanlar görmüş olsa da, hiç biri sınav süresince hemen yanı başın da oturacak kadar uzun süre varlığını sürdürmemişti. Sık sık gördüğü hayallerden, en kötü ihtimalle birazdan kaybolacak olan o görüntülerden biri olduğunu düşündü ilk önce.Ve sessizce sınava odaklanmaya çalıştı. Ama hemen sağında onunla birlikte oturan bir adam sureti ona gülümsüyordu inatla. Akşam annesine – oturduğu koltukta kendisinden başka kimsenin olup olmadığını – bile sorduracaktı bu durum. Aldığı cevaplar hep onu sorgular cinstendi. Yani bu demek oluyordu ki, sadece o görüyordu yanında ki kişiyi. Bir an korktuğunu söyleyerek annesine sarıldı. Annesinin gözlerindeki endişe, yanlış bir davranışla karşı karşıya olduğunu hissettirmişti yeniden ona. Uyumak için yattığı yatakta da yalnız olamayacaktı artık. Bir taraftan bu durumda ne yapması gerektiğini düşünürken diğer yandan annesinin teyzesiyle mutfakta yaptığı konuşmayı dinliyordu. Onu bir doktora götüreceklerdi. Kendi kendine yaptığı konuşmaların gördüğünü söylediği insanların gerçekte var olmadıkları kesindi. Onun bu durumunu dayısına benzetiyor muydu?. Daha önce hastaneye ziyarete gittiği dayısının kendisini bir kitabın içinde kaybettiğini söylerken kurduğu cümleleri hatırladı. – herkesin' diyordu dayısı, benim şuanda burada olduğumu düşünüyor olması, beni tam olarak burada kılmaz, ben ancak olmak istediğim yerde var olabilirim, o kitapta adı geçen bir kahraman gibi bende şu anda bir İtalyan sokağında dolaştığımı sadece sana söyleyebiliyorsam bu toplumun yanılgısındandır sadece- . Yıllarca gördüğü tedavilerden sonra kendisini astığını öğrendiği, dayısının; belki de herkesi kandırmak ve içinde bulunduğu durumu kabullendirmek, hatta bu konuyu sonsuza kadar kapatmak adına bir karar alıp; hep içinde olduğunu idda ettiği o İtalyan sokağına gittiğine inanıyordu. Ancak ve ancak böyle anlamlandırabiliyordu yaşamı.
     Bundan sonra; hayatı onunla birlikte paylaşacak bu suretle yaşamaya alışmaktan ve bunu en yakınlarından bile ustaca saklamaktan başka bir yolu yoktu. O soğuk hastane odalarında ziyaretine gelecek yeğenlerini beklemek istemiyordu çünkü. Bir süre sonra daha normal gibi davranmaya başlamasıyla bu konu unutulmuştu. Artık ilaç bile kullanmasına gerek olmadığını söyleyecekti doktor. Herşey yoluna girmeye başlıyordu yine. Yılların içinde; Sadece matematik sınavları da yolunda gitmedi, iyi bir üniversitenin ekonomi bölümünü bitmiş. Kendisini psikoloji ve şizofren konularında yeterince geliştirmişti. Bazı seminerlere ve tıp merkezlerine giderek kendisi için bir şeyler yapmaya da çalışmıştı aslında. Bir süre herkesten gizli olarak gördüğü tedavinin işe yaramadığını anlaması, sağındaki suretin bir benzerini sol tarafına da yerleşmişti artık. Yaklaşık on beş yıl kadar bir süre, Üç kişi olacaklardı yaşamda. Bunu ne kolay kabullenmişti? Evlenmesine kısa bir süre kala etraftan gelen sesleri daha fazla duymaya başlamasına,  dünyanın sesinin sonuna kadar açılmış olmasına da aldırmadı. Karısına da hiç anlatmayacaktı bu durumu.
       Evliliğin ilk günleri hatta ayları dayanılmaz anlarla geçti, aynı yatakta dört kişi yatmak çok daha rahatsız edici geliyordu bazen. Anlatmayı defalarca düşünse de alacağı tepkiyi iyi biliyordu. Anlaşılmasından çok korkarak, ustaca saklıyordu bu durumu. Kendisini tanımıştı. O bu durumla yaşayabilirdi, ama buna kimse inanamazdı, işte bu yüzden susacaktı. Hayatını bu etiketle sürdürmek istemiyordu. Terk edilmek, yaşamak istediği kaliteli yaşamı kaybetmek istemiyordu. Çalıştığı bankada yükselmesi hayatta istediği birçok şeye kavuşturacaktı onu. İki oğlu vardı ve dünyada ki en şanslı adamlardan biriydi işte. Her şey yolunda olacaktı, ta ki bir sabah yeni bir kâbusla uyanıncaya kadar. Artık kırklı yaşlarındaydı ve onu meşgul eden tek sorun olan bu hastalığın ilerleyerek farklı boyutlara yükselebilmesiydi. Bu konuda yaptığı araştırmalar tetikleyici durumlarda hastalığın aşamalara gidebileceği yönündeydi. Bu bir kişilik savaşıydı, özgürlüğü elinden alınmıştı ve o susup kabullenmişti sessizce. O daha fazlasını hak etmiyordu artık. Bir şekilde kendini bu noktaya kadar getirebilmişti ki bu bir zaferdi, asla pes edemezdi. 
       Yazacağım hikâyeyi başlatacak olan sandığınız gibi -  Kahramanın sadece sağında ve solunda sürekli onunla olan bu iki kişiyle yaşamayı öğrenmesi olmayacak tabi ki;)
 hikâyeyi başlatan soru;                              
       sürekli iki suretle yaşayan bu adam; -  bir sabah arkasında bir orduyla uyandığında da yaşamına normalmiş gibi devam edebilecek mi?
  VE HİKAYELER DERKİ ' yaşam bir kişilik savaşıdır başlı başına, ve insan kendini aramaya bir başladı mı bulmadan bitmeyecek demektir...'

Hiç yorum yok: